Cuma, Ocak 8

Kadın - Bayan - Dişi - Yang

2015'in sonunda hızla artan bir dişilleşme çabası sizinde dikkatinizi çektiniz mi? Yoga klüpleri bir anda dişil enerjiyi ortaya çıkarma seansları, günlük çalışmaları yapmaya başladı. Spritüel yolda bayağı zamandır yürüyen, eski tabirle mürekkep yalamış herkes bir anda dişil olmak ile yazmaya başladı.

Öncelikli derdimiz "Kadın" mı diyeceğiz "Kız" mı? Efendim "Bayan" demek olmaz ki! "Dişi" "diyeceğiz de biz hayvan mıyız ? Bir türlü karar verilemedi amma velakin Dişi ve Kadın arasında bir ağırlık dengesi oluşturulup gaz köklendi.

Evet cinsiniz ne olursa olsun aslında içinizde olan dişil enerjiyi çıkarmamız gerekiyor. Niye mi? Artık Eril enerji dünyada tükenmesi gerek Dünya'yı yaşanılası yerden çıkaran hep bu zaten Eril enerji. Çatışmalar, savaşlar, güç kavgaları, koltuk sevdaları ... Ama dişil enerji öyle mi? O reaktif bir pozisyonda. Ne olursa olsun onun zaten geleni değiştirme , evirme, çevirme kabiliteyi var. Var amma velakin bu yeni nesil kızlar & kadınlar unuttu bunu. Oysa nenelerimiz, ebelerimiz böyle mi? Onlar alırlar, şahane enerjilere çevirirler ve mutlu mesut yaşarlardı di mi? Hiç sanmam !!! Burada bahsedilmeye çalışılan bence çok fraklı birşey. Ama bunun piyasaya sunumunu olduğu gibi yapsalar kimse almayacak, bari süsleyip püsleyelim güzelleştirelim demişler. Hal böyle olunca da gelsin sana dişil danslar, kadın olmanın dayanılma 5 kuralı, içimizdeki yang-ı aktif etmenin 10 etkili yolu çalışmalar gelsin !

Hoş geldiler tabi. Bu kadar aksiyonlu ve kadar hissetmesiz geçen zamanlara dur demek için güzel bir yöntem. Şimdi elimizdeki silahları yavaşça yere bırakıyoruz, sonra derin bir nefes alıp gözlerimizi açıyoruz, şöyle bir çevremize bakıp bize en yakın kamerayı görüyoruz. Saçımızı, başımızı, üstümüzü düzeltip güzel bir gülümseme ile bu kameraya el sallıyoruz. Oyun anlaşıldı ve zaman rolden çıkmak, ÖZe dönme zamanı. Siz adına ne derseniz neyin, benim için bu sadece ÖZe dönmede bir başka seans.
Şimdi geri dönün ve düşünün. Bu kadar proaktif olarak engellendiğiniz kazaları, önüne geçtiğiniz hoş olmayan durumları, duymayı durdurduğunuz cümleleri ve çıkartmadığınız kavgaları !!! Evet aferin size. Ne güzel bir çaba, herşey daha iyi olsun diye çok uğraştınız ve çok yoruldunuz. Şimdi kendinize dönün, içinize bir bakın, çaresizce bu kadar uğraşmış olmaktan dolayı harap olmuş kendinize bakın. Değer mi? Değmez değil mi? Çıkack kavgalar zaten çıktı, duyulacak cümleler zaten duyuldu ve olacaklar zaten oldu. Siz ufak nüanslarla değiştirseniz de, olan oldu ! Nüans değişiklikleri için kimse de size dönüp teşekkür etmedi. Etmeyecek de. Yarattığınız fark o kadar küçük ki, sadece ve sadece çok dikkatli ve detaycı gözler görebilecek. Onlarında işine gelirse gelip sizi takdir edecek.

Dişil olmak, kadın olmak, ve doğuştan gelenin neden bozulduğuna dair bolca yazacağım size ! Tam tabiri ile " Sıkı Tutunun, Sürüş Başlıyor!"

Sevgilerimle & Saygılarımla

Pazar, Aralık 20

I am LOST too

Her yanımdan çekiştiriliyor gibiyim. Neredeyim ? Nereye gitmek istiyorum ? Halen oraya gitmek istiyor muyum ? Her saniye değişen algım ve bu değişime ayak uyduramayan ruhum. Artık bölünmüş, parçalanmış bilmem kaç milyon kişi gibiyim. Sisli havalara bayılırım, ya da bayılırdım demek daha doğru. Sisli havalarda biranda önüme çıkan birşey, orada olduğunu bir metre kala farkettiğim ağaç.. herşey heyecanlandırırdı. Şimdi ise üzerimde bir tedirginlik, bilinmez herşey bana kaygı veriyor. Ya böyle olursa, ya şöyle olursa diye senaryolar üretip kaygı üretmeye başlıyorum. Sakinliğimi kaybettiğimde ise gerçekten ben ben değilim, bambaşka birisi.


Şimdi ise her gördüğüm şeyden bir yardım ister durumdayım. Bir o yöne bir bu yöne dönmekten başım dönmüş, kafam allak bullak olmuş durumda. Bir kere işe yaramış herkeşeyi tekrar tekrar edip, bir türlü sonuç alamamak gibi bir tükenmişliğim var. Ne ne aradağımı biliyorum, ne nasıl aramam gerektiğini. Tam bir kaybolmuşluk. Elime değen herşeyin bir ipucu olduğunu düşünüp deli gibi sarılıyorum her olasılığa. Ve çoğunlukla diğer ucu boşta kalmış bir ipucu oluyor.

Oysa ben ki sistematiğe bayılırım, Bir bir açılan düğümlerle sonuca ulaşmak, bir hamle yapmadan önce senaryoları düşünmek, tahmin etmeye çalışmak en sevdiğim şeylerden biridir.İnsan sevdiğinden de yorulurmuş, bunu öğrendim.

Bu kadar çok seçenek varken, bu kadar çok herşeyi yapabilirsin, herkes olabilirsin gazından sonra insan gerçekten kendisi kaybediyor. Sınırsız özgürlük ise en çok kaygının sebebi oluveriyor. İşte bugünlerde bende böyleyim. Oralara gidebilirim, buralara gidebilirim, taaaa şularalara gidebilirim. Veya hiç gitmez burada böyle durabilirim. Yapabilirim - Olabilirim - Durabilirim. Peki bana faydası ne ? Kafa karışıklığı, yürek daralması, enerjinin boşa harcanması, zaman geçip gidince de değişmemiş bir ben.

Umut etmek , hayal kurmak hiç bu kadar zor ve acıtıcı olmamıştı !

Sevgilerimle


Pazartesi, Haziran 30

Rüya

Bir çok rüyada gibiyim. Her rüyayı ayrı ayrı net bir şekilde biliyorum ve her biri arasında geçiş yaparken sadece ağzımda bir öncekinin tadı kalıyor. Boyumdan büyük işler yapmanın peşindeyim, içimdeki bilge ise sakin sakin durup beni izliyor. Eskisi gibi çok derinden kızamıyorum. En azından bir kaç olay dışında, ota .boka parlamıyorum. Eskilerden gelenler tabi ki halen canımı yakıyor, zaman zaman nefessiz bırakıp acıtıyor ama o anları da sakinleştirmeyi öğreniyorum. İçimdeki bilge onları da yavaş yavaş çözüyor ...

Bir yere gidiyorum biliyorum ama gittiğim yer hakkında hiç bir fikrim yok. Sadece damağımda çok güzel bir tat ve kalbimde çok güzel duygular var. Detayları bilmemek, bil-e-memek de canımı yakmıyor. Sabırsızlanmıyorum da. Sadece biliyorum ve biliyorum.

Rüyadan kalktığında onu hatırlamnın bir nedeni olduğunu düşünmek gibi, aklına bir şey gelip bir kaç saat içerisinde gerçekleştiğini öğrenmek gibi. Sadece biliyorum.

Herkese güzel haftalar

Pazartesi, Kasım 4

Vermek mi? Paylaşmak mı?

Hep vermenin iyi birşey olduğunu öğretildim hayatta. Daha küçükken kardeşime önce annemi, sonra babamı, ablamı verdik. Ardından oyuncaklarımı, odamın yarısını, daha sonraları maaşımdan bir parça, tatil paramın bir kısmı ve ne zaman ihtiyacı olsa ben verdim. Verirken bazen aşırıya kaçtıklarım da olmadı değil. Daha o ağzını açmadan bence doğru olanı verdim, bence yapması gerekene açılan kapıları açıp verdim önüne. Gitsin yürüsün ve benim doğrularımla mutlu olsun diye. Ve ne zaman benim doğrum ise o doğru sadece, tıpış tıpış da geri geldi çok geçmeden.

Sonra kardeşim yetmedi anneme ve babama vermeye başladım. Orada kader değişmeye başladığını farkedince, annemin annesi, babamın babası olduğumu farkedince yani .. Yani dengeler değişince, roller karşıp, masalların başlangıcı gibi olmayacaklar olunca .. Onlara da vermekten vazgeçtim.

Ama içimdeki verme isteği bir türlü geçmedi. Bu sefer benden daha küçük tanıdık, arkadaş, akrabalara vermeye başladım. Yine benim doğrularımla ve benim sınırlarımla. Bir fark vardı, sanki biraz akıllanmıştım, bu sefer istediklerinde verdim. Elimde olanı, verebileceğimi, bazı bazı biraz da zorlayarak.

Dur dedi sonra bilge kadın/bilen kadın. Egonu at içine ve küçült dedi. Bu vermelerinin esas sebebi kendini ispat etmek başkalarına. Aslında gizli gizli şişen bir egon var ve sen iyilik adı altında aslında bencil bir eda ile seviniyorsun dedi. Haklıydı. Hem de %100 haklıydı. Vermemeliydim ben böyle. Tutmalıydım kendimde, kendimde kalmalıydı.

Sonra ego yerine bu sefer içimdeki verme isteği şişti, tam kangren olmak üzereyken farkettim.

Vermek değildi bunca emek, vermek değildi bunca amaç.Aslında sadece ve sadece paylaşmaya olan hasretti. Çok çocuklu aileden gelmenin, cümbür cemaat akrabalarla büyümenin bir gereksinimiydi. Belki de ilk öğrendiğim duyguydu bu benim PAYLAŞMAK.

Ne de olsa önce annemi babamı paylaştım ben ablamla. Sonra aynı odayı, aynı simiti, çikolatayı ve kardeşim gelince paydaşların sayısı artsa da paylaşılan aynı kaldı. Azalan payına razı kalmak canımı zaman zaman yaksa da, paylaşmaktı. Sonra havayı suyu paylaştım, güneşi ve ayı, aynı sırayı, sınıfı, aynı öğretmeni paylaştım. Ben paylaşmayı öğrendim daha çok küçükken ve bildiğim tanıığım bu duyguyu yabancılarştırdım kendime yıllarca. Çeşit çeşit hikayeler buldum ve artık farketettim ki paylaşmak benimkisi. Kimse görmeden, kimseye duyurmadan ve kimseye hissettirmeden paylaşmak aslında.

Bir çeşit alış-veriş yani, bir çeşit döngü ve sağlıklı bir şey yani

Bir ömür paylaşabilmek ve bir ömrü paylaşabilmek isteği ile öperim paylaşılmış gözlerinizden ...



Cumartesi, Haziran 15

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil !

Çoğunlukta rahat hisseder insan kendisini, çoğunluk ile aynı fikirdeyse ve bu aynılık onun yaşam alanını daraltmıyorsa herşey güzeldir. Hatta ve hatta çoğunluk olmanın gücü ile azınlığı yok sayma eğilimi artar. Ne yaparsa yapsın, nasıl olsa biz çoğunluğuz psikolijisi vardır bu görmezden gelişin ardında. Moda da böyledir, çoğunluğun yaptığı birşeyi yapma dürtüsü, belli bir grup ile birlikte hareket etme tatmini. Oysa üstündeki ona hiç yakışmıyordur. Ve sonuç tabi ki güçlüyüm duygusu, düşüncesi. Temel iç güdü  ben daha güçlüyüm demek.

Herkes gezi parkında direnenlere saygı duydu, herkes onlarla biten umutların yeşerdiğini söyledi ve aslına farkedilmeden - göze sokulmadan bir özendirmenin altı çizildi. Sonra ne oldu oraya gittim demek için gelenler, fotoğraf çektirenler, check-in yapanlar ve bir sonraki gün heyecanlı heyecanlı gitmemiş olanlara anlatmalar. Tabi ki abartrak tabi ki çok yanlı ve tabi ki suni-yapay. Oysa kişilik sahibi olmak zordur, bir duruşu her ortamda herkese karşı sergilemek zordur. Meşakarlidir aslında. Sabır ve anlayış işidir. Tekrar tekrar kendini anlatmak demektir, karşındakini dikkate alıp ikna etmeye çalışmak demektir. Görmezden geliş değil birebir başka fikirlerin varlığını kabulleniştir.

Polisin durumu ise bambaşka onlar, çaresizliğe boyun eğmenin hıncı ve şiddeti ile saldırdı. Hayır
 yapmıyorum diyememenin öfkesi ile ve yine temelde kendi gücünü ispat etmek için vurdu kırdı ve dağıttı. Aslında kendisinin birey olarak önemsiz olduğunun o da farkında, o da kimsenin onu hesaba almadığının, kimsenin onun düşüncesinin almadığının, fikrinin sorulmadığının farkında ve o kadar farkındaki bunu kendisine itiraf etmemek için HAKLI çıkmak için, GÜÇLÜ çıkmak için elindeki bütün güçleri kullanarak ve evet ORANTISIZ olarak kullanarak ifade etti kendisini. Oysa onların karşısında da direnenler aynı şeyi hissetti, çaresiz, önemsiz, intikam. Açığa alınan her polis de Cuma günü hissettiğimiz hisle davrandı, beni yakarsanız hepinizi yakarım dedi ve haklıydı davranışında. İçine bulunduğun ve seni güçlü yapan bir topluluktan dışlanmanın, korunmamanın ve yem olarak öne atılmanın, vazgeçilmenin acısıydı bu , evet dizginlenemez, evet sakinleştirilemez, evet mantık dışı ve evet duygusal ve bir o kadar gerçek! Kim olsa aynı şeyi hisseder, kim olsa vazgeçilmeyi kolay kolay sindiremezdi.

"Korkunun esiri olmayın yeter. Köleler efendilerden nefret etmektense özgür ruhlu kölelerden nefret etmeyi tercih ederler. Böylesi daha güvenli ve daha kolaydır. Kişilik sahibi olmak gibi bir külfete katlanmayı gerektirmediği gibi efendilerinin gözüne girme fırsatıdır aslında. Konu bu olduğunda öyle çabuk birleşirlerki şaşardın" (öyle bir geçer zaman ki)

Neyi amaçladıklar o kadar önemli değildir, önemli olan efendilerinden aferin almaktır.Küçücük bir çocuğun babasından aferin almak için annesini - kardeşini satması da aynı şeydir. Yarın halbuki annesi ve kardeşi ile oyanacaktır. Bir anlık heves aslında bütün güveni parçalamıştır.

İlkel duygularımızı, tepkilerimizi bir kenara bırakıp bir defa da gerçek özü görmek için bakalım. Denilenleri bir kenara bırakıp, demediklerimize kızgınlığı bir kenara bırakıp kendi içimize bakalım. Bu direnişi neden destekliyoruz veya desteklemiyoruz ? Ne sunulursa çözüm deyip bağrımıza basacağız ?


Cumartesi, Mayıs 25

Make it happen -2

Bu yılın mottosu bu olsun dedik ve orada kaldık mı?
Kalmadık tabi. İsteklerimin, planlarımın, hayallerimin peşinden son sürat koşmaya devam ediyorum.

Önce iş yerinde yaptığım değişiklik ile ilk gerçekleşme başladı, şimdi değişimi büyük başarılara çevirmek için niyetim ve çalışmalarım var.

Sonra maraton koşuları vardı, antremanlarını yaptığım Runtalya, Bozcaada, Belgrad,n11 ve Hayat... ile devam ediyorum. Amacım daha hızlı koşmak ve bu koşmanın psikolojisi çalışmak aslında. Yaptığını hem tadına vararak yapmak hem de akıllı yapmak aslında. Sadece yapmamak ve ilerleme kaydetmeden, dağcılık terimi ile kebap yapmamak.

Sonra Nisan ayında evlilik ile ilgili kararım çıktı ortaya, bir çeşit açık artırma hissi, bir çeşit sınava girme, bir çeşit mülakat adı her neyse ve her nasılsa. Esas orada "make it happen" bekletimiz yüksek. Pek çok konu odaktan çıkıp, yerine bu konu yerleştirildi. Öpünce kurbağa olan prenslerden sonra, tercihen hep presn olan olması öpünce prens olanı sabitliyoruz ve positif duygu ile sevgi ile kolaylıkla yolluyoruz.

Yıllar önce satışa geçmek istediğimde bir büyüğümüz ile konuştuğumuda aldığım tavsiyeleri şu an öyle iyi anlıyorum ki, hayatına birşey katan kişiler olsun çevrende demişti. Ben bazen bir hayal için bile başladım bazı konulara, hobilere ve o kişiler hiç bilmeseler bile benim hayatıma birşeyler kattılar. İyi ki varlar ve umarım daha yakın daha samimi hayatımda olmaya devam ederler.

İçimdeki ses mucizelerin tamamlanmak üzere olduğunu ve birazdan karşıma çıkacağını söylüyor. Biliyorum ve görüyorum.... Şimdi şu an !!

Öpüyorum


Salı, Ocak 1

Stop Watching , Make It Happen

Kolay değildi, bilinmezliklerin bu kadar çok olduğu bir başlangıç ile nereye geleceğim; nereden geçeceğimi tahmin etmek hiç kolay değildi.

Değdi mi? Sanırım değdi. 365 gün yataktan kalkmaya, dur durak bilmeden ne yapman gerekiyorsa yapmaya ve zaman zaman durup dinlensende hep koşmaya koşturmaya değdi.

Bir ölçüsüzdü bu yıl; ya fazla uzun geldi ya da fazla kısa. Bazen bol durdu üzerimde, bazen dar geldi. Bir uzun bir kısa nefeslerle ; bir dur bir kalk ile geçti, gitti. Ne yaşlandığıma üzüldüm, ne değiştiğime, ne de başka birşeye. Yeni şeyler öğrendim, yeni yeni heyecanlar duydum, taaa çok eskilerden korkularımla yüzleştim. Bir yakındı dalgalar bir uzaktı ... ama ben her sabah kalktığımda bir bakış attığım denizleydim.

2013 daha bir güzel geliyor sanki; daha derli toplu olmasından mı? daha ne istediğimi bilmemden mi? bilmem. Tek sayı olmasından mı? Hep tek hele ki asal sayılar bir iyi gelmiştir bana. Hatta bu sefer on iki rakamı bile asal. Çok şey vaat ediyor bir taraftan.

Öyle ulaşılmaz, yapılmaz değil hayallerim. Zaten bir kaçınında temelleri atıldı :) Bir kaçında başlanmak için hazırlıklar yapıldı. Geriye kalan son bir kaç tanesi için ise temiz niyetler edildi. Kolay yani :))


Geçen yılın mottosu "pozitif düşün pozitif olsun"du. Daha bir öncekinin ise " vardır her işte bir hayır, bütünün hayrına !". Daha öncesi ise "Bakalım kahramanımızın başına neler gelecek ?".

 Bu yılın mottosu ise ilk günden kendisini gösterdi: "MAKE IT HAPPEN".

Gelişmelerden haberdar ederim.

Herkese gönlünce bir yıl dilerim

Sevgilerle....



Pazar, Kasım 4

Her Gidilin Gelişi Var mıdır ?

Sanmam.

Bazı gidişler vardır ki, bilmeden gidiverirsin. Geçiverirsin, kaldığın yerden. Akıverirsin bir anda ve bilmeden nereye gittiğini, aslında düşünmeden de çok fazla gidivermişsin.

Her gidiş aslında bir başkası olabilmek, kendinden vazgeçebilmek için bir adımdır, bir rıza göstermedir. Razı gelme ... Gidişleri planlayamadığın gibi gelişleri de bilemezsin veya hiç bir zaman tekrar eskiye gelememezsin.

Ruhumun dehlizlerinde kaybolmaya gittim. Yine ben yolda doğru gittiğimi sanırken, yol beni getirdi istediği yere. Ben de artık karşı çıkmanın çaresizliği ile tevekkül verdim. Bıraktım kendimi, açtım kollarımı kocaman, sımsıkı yumdum gözlerimi ve kabul dedim. Dünyaya gelirken dağılmış ruhumun parçalarını arayışlarım bitmedi, bitemedi ve ben na-tamam bir halde halen bir eksiklik ile devam etmeye çalışıyorum kendimce. Gittim. Bu sefer hangi parçam kalacaktı orada, hangi parçamı alıp gelecektim, bilmeden gittim.

Giderken beni bırakıp gittim, yeni biri olma kaygısı olmadan, eskisine sadakat yeminini kırarak ben gittim. Kendimden çok sıkılmışken ve kendimi yine yeni ve yeniden sevmeye çalışırken, bırakıverdim ve gittim.

Ne mi buldum, ruhumun kayıp kocaman bir parçasını. Kavuşmanın heyecanı, kavuşmanın sıcaklığı ve kusursuzluğu ile karıştırdım ruhlarımı. Özlemlerini giderenler gibi ayrılıp ayrılıp sarıldılar, zaman verdim, yıldızların altını onlara bıraktım. Her yıldız kaydığında biraz daha ayrılıp, sonra birleştiler. Kaynaştılar, karıştılar, bir oldular... Hatırladılar BİR oldular.




Her gidişte kimyası değişir aslında insanın, havasız odalarını açar kalbinin, olmadığı bir versionu olmayı kabul eder ve her dönüşte aslında bir dönüş değilrdir.

Gittim, geldim mi bilmem ama aşka olan inancım perçimlendi. Biliyordum, biliyordum diyen sesim; vucud buldu çığlığa geldi. Unuttuğumu hatırladım, bu hayatta ölmeden bir parça ruhumu daha buldum, kavuşmanın saadeti ile tebessümdeyim halen.

Güzel bir hayaldi 4 sene önce, kısmet oldu, gerçek oldu.

Perşembe, Ekim 18

Her gidişin ardından


Her gidişin ardından, ilk o eve giriş an vardır. An be an aklına kazınan, an be an duyguların isyanda ... Her gidişin, bir de geride kalışı vardır. Bazen kalmıi bir şampuan gözlerini yaşartırken, bazen market rafında sana bakan şampuandır hüngür hüngür ağlatan. Bazen bilerek bir eşyanı geride  bırakmaktır, bazen bilerek senin olmayanı yanına almaktır. Bir umuttur işte, her ne kadar ayrılış doğal olsa da; kabulleniştir zor olan...

Seyredelim dediğin filmi izlemektir, tek başına olsan bile. Gidelim dediğiniz yere gitmektir, anlamsız tatsız tuzsuz olsa da. Verdiğin sözü tutmaya çalışmaktır aslında, esas kısmını tutamasan da kalan kırıntıları kurtarmaya çalışmak belki...

Bir düğümdür işte zamanla geçmeyen sadece alıştığın....

Perşembe, Ağustos 23

Savaş Bir Yaşam Biçimi

Bu topraklarda savaş bir yaşam biçimi, ötesi yok. Yenilmeye karşı kırılmaz dirençlerimiz var, kemikleşmiş inançlarımız ve göçer toplum olmanın yükü halen omuzlarımızda. Halen herşeyimizi gögsümüze alıp taşıyoruz, yerleşik hayata geçip herşeyi yerli yerine bırakamıyoruz. Tam burada bağrımızda herşey ve bir birisi birşey diyecek olsa bize ait, bizle ilintili herhangi bir şeye acısını bağrımızda hissediyoruz bu sebeple.
Yenilmeye gelemiyoruz, hatta durumu bir savaş olarak niteleyemiyorsak, çekişme yaratıyoruz hemen. Hemen senaryoları alıyoruz kaleme, aslında öncesinde bu olmuştu, demek orada bunu demek istemiş, ben ne salağım orada bana taş atmış, onun nesi varmış, benim neden yokmuş, ben istersem olur ama istiyorum olmuyor, ne yani ben çekişmeyi kazanamıyor muyum ? Bitmeyen çekişme senaryoları, haa durum biraz daha ciddi ise bu sefer alıyoruz topları tüfekleri elimize başlıyoruz savaşa. Savaş bir yaşam biçimi bu topraklarda ...
Futbol maçını kaybetsek savaş karşı rakip takımın taraftarlarına, patron bizi eleştirse savaş bütün kapitalist patronlara, yandaki araba önümüze kırsa savaş bu sefer trafiğe, insanlığa, istediklerimiz olmuyorsa savaş bu sefer Allah’a kitaba ... Bitmiyor içimizdeki savaş ve bitmeyecek de. Bu topraklarda yaşam tarzı olmuş savaşmak. Militarist ataların torunları olarak yerleşik düzen orduya sahip olmanın ne demek olduğunu kavrayamıyoruz. “Fair Play” bize bir anlam ifade etmiyor. Her zaman heryerde savaşa neden arıyoruz, biz bulamazsak bile içinde yaşadığımız toplum hemen bir tane düşman yaratıp koyuyor karşımıza. Bu diyor, hadi savaş ! atalarımızdan yadigar genetiğimiz ile bilmeden kim düşman, kim dost savaşıyoruz ta ki herşeyimizi kaybedene kadar ve kaybettiğimiz de de anlıyoruz aslında savaşın taraflarını; kazananlarını.
Orduya giremeyen geçenler polis oluyor, polis olamayanlar internette ona buna hacklemek için atak gönderiyor, bunu da yapamıyorsa açıyor kırdılı-vurdulu bir oyun kendisini komutan sonra kumandan ilan ediyor, ordular kuruyor, ülkeler fethediyor, düşmanlar yeniyor ... Sonra ters giden herşeye hayatta aynı oyundaki gibi savaş açıyor ve bir türlü yenilmeyi hazmedemiyor. Sakin selim düşünemeyip, sadece yenilmiş olmanın dürtüsü ile bu diğerlerinin anasını bellemeye çalışıyor. Sonra gelsin dövüşler, savaşlar, vurdular, kırdılar ... Yerleşik düzene geçme, sanayi toplumu temellerini atıp hızlıca iletişim toplumu olma yolunda ilerlemek gerek.
Komutanların dediği gibi “ Uyguladım Marş, istikamet Gökyüzü !!”.
Bugün de böyle ...

Pazartesi, Haziran 11

Vazgeçilme Korkusu


Daha dün değilmiydi, yeni kararımı aldığım. Artık hayatımda dualite oluşturmayacaktım. Kendimi sevecek ve sevilmeye layık görecektim. Daha dün bütün sevdiklerimi , aşık olduklarımı alıp karşıma, birbir teşekkür etmedim mi? Bana kendime değer vermeyi öğrettiler diye.

Eski sevdiklerim, aşık olduklarım değil miydi ?  Bana hep kendime değer vermem gerektiğini hissettiren. Ben anlamayınca acı ile öğretmek isteyen . Ve hepsini bir bir sarılıp, affetmedim mi ? Oradaki küçük kızı, ergeni, genci, genç kadını affetmedim mi? Çaresizliğinden, birşey yapmazlığından, küskünlüğünden ve birinin onu farkedip teselli edeceği beklentisinden dolayı. Başkalarının ona değer vermesi için gözleri ile yalvarmasını.

Nasıl da karnına bıçak saplanmıştı, eski muhterem hayatındaki birinden bahsederken, nasıl da boğazın düğüm düğüm kalmıştı Onun  fotoğraflarındaki yakın temas hatunu, nasıl bilememiştin onun başka kızlar için gelmiş olabileceğini, senin için gelmezken. Değiştirmemişmiydin bütün bu duyguları ve sarı – beyaz ışıkta yıkamadın mı? Bütün bu olayları adamları ...

Daha dk geçmeden geçen yaz karnına saplanan bıçağın aslında saçma sapan kuruntu olduğunu anlatan fotograf yuklenmedi mi facebooka ? Evren senin için çalışıyor derken çıldırmadın mı sevinçten.

Ve yatağa yattığında, tam nefes alamazken ve içinde eriyen buzları hissederken şimşek gibi geçmedi mi ? Bu kararında her kararın gibi test edilecek, hazırlıklı ol !! 

Sabah 11'de test edilmedi mi ? Evren işi gücü bırakmış sana çalışırken, sen bunlara böyle kayıtsız kalabildin mi ?

Yeni kararlar sevilmek istiyor, uygulanmak, uygulatmak . Ben de istiyorum, derinler de hem de. 

Pazartesi, Mayıs 21

Bir Ayım Bile Yok !




Kim bilir kaç kere girdim bu kapıdan
Kim bilir kaç kere evi dinlemeden çıkardım ceketimi
Kim bilir kaç defa bu mavi koltuğa yığıldım kaldım ...

Ve sense seni özlemediğimi sanıyorsun.

Kim bilir kaç kere varmışsın gibi kapadım gözlerimi
Kim bilir kaç kere sen varmışsın gibi açtım
Ve yine kim bilir kaç kere özledim de, diyemedim.

Ve sen beklemediğimi sanıyorsun seni.

Oysa en iyi sen bildin beni, ustanın heykelini bilmesi gibi
Ve yine en iyi sen bilirdin beni
Sende bilmediğini sanıyorsun !!!


Pazar, Mayıs 13

Kelimeler Bitince

Bugün bilmediğim dillerde şarkılar dinliyorum, sözsüz, kelimesiz müzikler. Ağzımda birikmiş bütün kelimeler, öyleki onları söylemiyorum bile, taşıyorlar kenarlardan ...

İçim kalabalık bugün, aklım kalabalık, ağzım kalabalık. Oysa ne de dingin şu deniz, şu rüzgar ...

Makasın zamanla giderek daha çok açılan ağzı gibiyiz seninle. Zamanla birbirimizden ayrılsakda, birbirimizden bu kadar zıt hayatlar yaşasak da, yanyana oturmuşluğumuz, oynamışlığımızdı bizi zaman zaman birleştiren. Bir arkadaş, bir tanıdıkdı belki bir haber verip, bir haber götüren.

Oysa sen şimdi kocaman kadın olmuştun, sanki ben halen küçük kız. Oysa senin şimdi iki tane kızın olmuştu, saçları aynı sen, gözleri aynı sen. Ve sen makasın o açılarak uzaklaşan ucundan düşmeyi seçtin. İki küçük kızı bırakarak hem de anneler gününde ! Ve ben anne olmak daha bilemezken, hiç bir fikrim yokken sen anne olmuş ve gitmiştin.

Nur için de yat !

Hayat ne garip, bir varmış bir yokmuş ... 

Çarşamba, Mayıs 9

Hani Zaman Herşeye İlaçmış Ya !

İnsan bir ömür yalnız kalabilir gibi. Sadece şu panik atak anları olmasa. Hani zaman herşeye ilaçtı ? Hani aşklar gelir ve geçerdi ? Oysa rüzgar ile sadece biraz uzağa gidiyor ve yine bir gece ansızın seni yalnız yatağında kıskıvrak yakalıyıveriyor gibi. Sonra A yüzünden B yüzüne geçen kaset gibi sende sondan başa gidiveriyorsun ve yine ilk şarkı ve yine zaman geçmiş ve hiç birşeye çare olamamış.

Zaman geçerken farkındasın aslında canının yanmalarının ve yine farkındasın aslında geçici anestezi gibi uyukladığının. Ne zaman etkisi geçince zamanın, yine neşter atılmış yerin sancısı ve acısı taa yanıbaşında, daha da artarak yakıyor canını. Yarana sahip çıkamazken daha tekrar tekrar hayal kırıklıklarının üzerine düşmeler ve yeniden yineden ve yeniden kanayan / derinleşerek devam eden yaraların.


Bıkmaların isyana dönsede zaman zaman, isyanın aslında çaresizliğinin ta kendisi. Ne kadar büyükse isyanın o kadar sahici çaresizliğin. Nefesin olmasada bir adım atmaya yine de umudun varsa bir nefes daha olacağına, beklersin. İçinde tuttuğun nefes daraltsada seni, bütün damarlarını hissetsende ve beynin parçalanacak gibi olsada biliyorsun ki bir nefes daha var. Dünya gözü ile bir görümlüğün ve olmaz ya belki bir kelamı var kulaklarının daha duyacağı. Sırf bir umut için kolay vermeyişin o nefesi ve bırakamayışın. Bırakıversende zaten kendinden birşey kalmayacak geriye ....

Salı, Mayıs 8

Yaraların Senindir

En çok senindir yaraların, yaralanmaların. En çok senindir, en çok senin canın yanar ... Ve nasıl bakarsın yaralarına ? Sarıp sarmalar mısın? her 2 dk bir ilaçlar mısın? uzun uzun anlatır mısın ne olduğunu ? Yoksa saklar mısın, göstermezsin kimlere .

Ben pek bakmam yaralarıma, çok korkarım ama yaralanmaktan. Düşmekten, kırılmaktan, zarar görmekten. Ama bir kere yaralandım mı da, bir sonrası gelmez aklıma. Hatta bazen ben kendim çeker kopartırırım yaraların kabuklarını; bile bile kemiririm kenarından kenarından. Ne ilaç süresim gelir, ne bakım yapasım. Farketmeden de elim hep yaranın üzerindedir, canımı yaka yaka yine de oynarım işte.

Siz nasıl bakarsınız yaralarınıza ?

Gevezeyim Bugünlerde

Çenem düştü, balkona çıkıp güneşte yatan kediye , damda duran martıya, esen rüzgara, geçen kadına laf atasım var. Ne diyeyim ? diye bir saniye bile düşünmeden, aklımda o an ne oluyorsa ondan bahsedesim var. Var da var işte.

Bilmediğim kişilere sanki yıllardır biliyor gibi sarılasım, bir gün gördüğüm birine kırk yıllık dost muamelesi yapasım var. Bütün kalıpları kırıp, kırılmış kalıptan yavaş yavaş sızıp toprağa karışasım var.

Bugünlerde öyle bir gevezelik var. 

Pazartesi, Nisan 2

Bir Çay Dükkanı - Premium Steap

Çayı oldum olası sevmedim. Bizim oralarda çay biraz demli olur. Küçük ince belli bardakta, tabiri caiz ise zift gibi siyah olarak içilir. Benim gelişim çağımda bu içeçek hiç güzel gelmezdi. İçmedim, uzun bir süre. Belki bir bardak, o da açık. Hele ki normal çayın dışında içerisine iran çayı veya kaçak çay diye tabir ettiğimiz başka çaylar ile harmanlanmış çayları hiç içemezdim. Şanslı olmalıyım ki, nane, kuşburnu çayları imdadıma yetişti. Ve herkeste olan bir çay içelim alışkanlığı ben de kahveye dönüştü. Ders çalışma ve daha sonra çalışma süresince kahve çok tüketemediğim için, aslında kahve öyle çay gibi iki bardak arka arkaya içilen birşey değil zaten, başka çay arayışlarım devam etti.


Premium Steap photo by K. Ciappa
Phildelpia'daki arkadaşımda denediğim ve çok hoşuma giden çayları ikinci gün gidip almıştım. Şimdi çaylarımın dibi gelmeye başlayınca, burası ile ilgili biraz araştırma yaptım. Malesef US dışına göderdiklerini belirten bir ibare yok. Artık gelenden isteyeceğim.

Ben iki tip çay almıştım. İkisi de yeşil çay , bir tanesi " yasemin ve naneli", diğeri ise " passion fruit". İkincisinin türkçeye çevirilmişi bir anlam ifade etmediği için çevirmedim. Bizim lokman hekimlerden farklı bir dükkan. İçeri girdiğinizde, oturabileceğiniz bir kaç koltuk var. Ve raflarda onlarca kavanoz. İsterseniz orada içebiliyorsunuz, isterseniz alıp evinizde. Çayların isimlerini okurken, bukadar da çeşit olabileceğini hiç düşünmediğimi farkettim. Hatta bunların hepsini ka. günde denerim hesabı bile yaptım. Sizi gülümsemesi, çok özenli kıyafeti ile orta yaşlarında bir bayan karşılıyor ve çaylarını size isterseniz saatlerce anlayabiliyor.

Çayların yanında çay aparatlarını bulmakda mevcut. Ben valizimde kırılmayacaklarına emin olmadığım ve önümde gezerek geçireceğim daha bir hafta olduğu için ilgilenemedim. Ama çok zarif çay takımları bulmak mümkündü. Ohjoy'un blogundan çekmiş olduğu fotoğrafı buldum. Bakınız,


Dükkanın adı Wayne Tea Salon,adresi ise PREMIUM STEAP 111S 18th Street Philadelpia.
Umarım bu kadar kaliteli, güzel ve çeşitli çayları buralarda da bulabilirim.

Limon Çiçeği

Hiç Anne Dememiş Olmak

Daha 1.5 yaşındaydı annesi onu bırakıp gittiğinde. Yıllarca hatırlamadı yüzünü. Annesi gidince sığındığı babasıda 1 yıla kalmadan gitti, bıraktı onları yalnız babannenin ocağına, bırakıverdi ...

Annesinin yüzünü hatırlayamıyorken daha babasının yüzünü unuttu. Babasının yırttığı resimlerin yarısında annesinin yüzünü hayal etti, bir zaman sonra o resimleri de unuttu.

Ağzından çıkmadı o kelime, ta ki 22 yaşına gelene kadar. Çıkıp gelince annesi, durdu, kaldı. Ağzı açılmadı, ses çıkmadı, gözleri dolmadı, sadece dondu kaldı. Geçmişi ile bir buluşma ve bir geleceksizlik hali. Bitti içindeki bütün öfke. Ne çok ağlamıştı oysa, yıllarca ağlamıştı, annesizliğine - babasızlığına. Çevresinde "annem aldı" " annem gelecek" " anneme söylerim" sözleri hep bir düğüm daha dizmişti boğazına.. Ve şimdi şu an burada annesi burada karşısında dururken her düğümü daha da bir daralıyordu, nefes alamıyor, ses çıkartamıyor. Ve o anlamadığı hiçlikte, boşlukta yok oluyordu.

Sonra ellini geriye doğru salladı, sanki gördüğünün rüya olduğunu anlamış gibi ve geçip gitti kadının yanından. Sonra çok denedi anne demeyi ama hep "a .." harfinde takıldı, düğümler daraldı yine, yine nefessiz kaldı, yine karanlığa boğuldu ...

Bir daha elini geriye doğru salladı, olanları hiç canı yanmadan kabul edebilmiş, edebilirmiş gibi.

Yakınlardan bir hikaye, ne çok dram var aslında çevremde, ne çok tramva ve herkesi kendi mücadelesinde tebrik etmek gerek. Nasıl bu kadar güçlü olabildiğimizi merak etmekle birlikte.

Herkese iyi geceler.

Pazar, Nisan 1

Darbe Görmüş Gençliğin İçi

X kuşağı, Y kuşağı derken bir de Z kuşağı çıktı. Kendimi hep X kuşağında görme eğiliminde olmuşumdur. İşe ve işyerine sadakatim, kişisel başarıdan çok takım başarısına olan inancım, kariyer aptallarına tahammülsüzlüğüm, reklam kokan konuşmaları içten içe alaya almalarım... X kuşağıyım diye düşünürüm. Parayı dert etmeden, işe göre çalışıp sonra terfi , zam isterim. Aldığım maaşa göre çalışmam. Fazla mesaiye kalındığı için iptal ettiğim etkinlikleri, yanan tiyatro - konser biletlerimi çok laf etmem. Tatilde aranmaktan rahatsız olmam ...
Oysa hep bir tarafım var ki, içimde sık sık karşıma çıkan bir taraf. Anarşistliğin alev alev yandığımı, bütün düzeni beğenmeyip elimde kırmızı bir kalem ile düzeltme isteği, çok kırmızılı olduğu için yıkıp herşeyi baştan yapma gerekliliği. Darbe öncesi kuşağın genlerinde olan birşey mi? Yoksa darbeyi daha bilinçaltı kodlanmamışken yaşamış yaşayan gençliğin akibeti mi ? Darbe zamanında 0*6 yaş arasında olan çocukların, bebeklerin içine kazınmış olabilir mi ?

Bir karşıyım otorite dedikleri düzene, bir karşıyım sisteme, ve dahasında sistemsizliğe . Sizinde içinizde var mı o anarşistlik, yoksa siz darbe sonrası doğup üniversitede "cool" takılmak için mi yeşil parkalar içinde rol yaptınız ? Ben yeşik parka giymedim, eylemlerde ön sırada olup slogan atmadım ama ne iş yaparsam yapayım; hangi konuyu incelersem inceleyeyim yıkıp herşeyi yeniden yapasım var. 

Bu açıdan bakında ben hangi kuşağım acaba ?

Herkese iyi haftalar

Pazar, Mart 18

Delilendi Yine Ruhum

Orada, görmediğim bir yerlerde birşeyler oluyor. Hissediyorum. Biliyorum. Barış Manço'nun söylediği gibi : Geliyor ... Dönence.

Son 1.5 yıldır farkettiğim birşey bu. Ne zaman ekinoks gelse bende bir değişim, bir başka titreşim, bir garip ruh hali vuku buluyor. Kah başıma ağrılar giriyor (ki pek ağrımaz), kah sevinçten havalara uçuyorum. Bu sefer ise bambaşka birşeyler var, biliyorum, hissediyorum.

Yerimden zıplatacak kadar, sırıtışımı durduramayıp metroda elimle kapatmak zorunda kalacak kadar, yatağa gitmemek için türlü bahaneler bulacak kadar, sabahın köründe kargalara kahvaltı hazırlayacak kadar. Öyle birşey yani.

Gözümü kapatıp bu hissettiğimi anlamaya çalışsam, renkli renkli balonlar çıkıyor içimden, tepemden yükseliyor. Ne zaman kapatsam gözlerimi, San Francisco sokağından dökülen renkli toplar geliyor gözümün önüne. Ne zaman kapatsam gözümü üfleyip balon yapılmış bulaşık suyundaki baloncuklardaki gökkuşağı renkleri geliyor. 

Açıklamasını yapasamda, uyku tutmuyor , boğazımdan yemek geçmiyor ve bir huzur ki birşey olsun diye beklemiyor. O balonlarla bende hayallere uçmak istiyorum, hepsi farklı bir versiyon olan bana uçmak ve bilmeden uçmak. 

Biliyorum, görüyorum, bugün yarın gelecek dönence :))

Herkese iyi haftalar !